Bir kentin toplumsal tarihini gündelik vâkıalar üzerinden okumak ve anlamak her zaman formel ve kuru tarihten daha öğreticidir. Son yıllarda toplumsal tarihin önemli bir alanını oluşturan gündelik hayatın tarihi Avrupada ikinci dünya savaşından sonra tarih disiplini içinde önemli bir alan olarak yerini almaya başladı. Ecnebilerin “Everyday Life ” dedikleri gündelik hayatın tarihi tecessüsü güçlü araştırmacılar için de son derece zengin bir menbâ oluşturmaktadır.

Mizah İçin En Zengin Labaratuvar Olan Kahvehaneler

Özellikle dramatik sanatlar ve aklın en korkunç silahı olan mizah için malzeme devşirmek isteyenler için kahvehâneler kadar zengin bir labaratuvar az bulunur. Bazı vakıalar vardır ki sanatın esas kaynağı da buralardan oluşur. Bugün sanatın bütün şubelerinin kısır ya da kendini tekrarlaması bu kaynaklara eğilecek yeni araştırmacı yazarların kıtlığından yada bu alanda disiplinler arası çoklu bir metodoloji ve muhakeme vasıflarına sahip olmamalarından kaynaklanmaktadır. Bu malzemeleri devşirmek için kahvehaneler her zaman toplumsal labaratuvardır benim için. Bu anlatacağım vakıa da tam dramatik sanatlar için çarpıcı bir örnek oluşturacak derecede orijinal bir vakıadır.

Van'da Kahvehane Kültürü
Van'ın Kent Hafızası Sait Ebinç Kahvehane Kültürünü Yazdı

Efendim seksenli yılların ortası Özal’lı yıllar bu fakir o yıllarda lise talebesi. O yılların ekonomik ve toplumsal iklimi Türkiye'nin her vilayetinde olduğu gibi Van'da da enflasyonun işsizliğin hakim olduğu geçim şartlarının zor olduğu senelerdi. Kahve ve kıraathaneler işsizlerle dolup taşmaktaydı.

"Şergade Çocuklarla Oynamam Yasak"

Vakıa mektepteyim sürekli ecnebi romanlarını ve kitaplarını okuyorum tamamen sokaktan ve hayattan izole kitaplarla örülü bir yaşam kurmuşum kendi kendime. Bir iki arkadaş hariç kendi yaşıtımdaki arkadaşların yaşamlarına muarız ve muhalif bir ruhla yaşıyordum. Tecrübesizliğin amansız olduğu yaşlardayız kitaplarla dost olmuştum. Bütün hayatım kitaplar arasında dünya ahvalinden habersiz nazariyelerle yaşıyordum. Mahalle çocuklarıyla pek bağlantım yoktu. Mahalledeki şergede çocukların bir kısmıyla oynamamı ve gezmemi pederim zaten yasaklamıştı. Diğer kısmıyla da ben anlaşamıyordum.

O yaşlarda okuduğum kitaplardaki her şeyin gerçek olduğu zehabına kapılmıştım. Kitapların iyi tarafları kadar bazen olumsuz tarafları da vardı. O yaşlarda dünya ahvalinden habersiz kitaplardaki teorilerle yaşıyorduk. Hayatın ölçüleri içinde kitapta yazılanların daha ileride olduğunu gerçeklerin ise teorinin gerisinde kaldığını gördükçe sabırsız bir jakobenin halet-i ruhiyesine bürünüyorduk. Anlaşılan biz kendi saatimizi ileriye almıştık toplumun saati kendi mecrasında sabırla ve tam zamanında işliyordu. Bu türden kitapların ve pozitivist epistemolojinin zihin dünyamızı te'sir altına almasından dolayı iri kıyım cümlelerle memleketi kurtarmak ve memleketin ilerlemesini sağlamak bize dert olmuştu.

Bir gün bütün bu rutin hayattan ve kitaplardan bıkmış olmalıyım ki nasıl olduysa mektepteyken bir pazartesi sabahı sınıftan üç arkadaşla kimseye sezdirmeden kaçtık. Okul binasının arkasında bir kapı keşfetmiştik ki itince yan sokağa açılıyordu; biz de ittik ve bir baktık ki sokaktayız. Özgürüz!!!

Ah o ne geniş nefes alıştı, ciğerlerime on kişiye yetişen hava kâfi gelmiyordu. Öyle açtık ki, sanki içeride boğulmak üzereydik. Acele acele Maraş caddesinden aşağıya indik. İçimizden biri çarşıya gitmemizi teklif etti öbürü kahveye gidelim teklifinde bulundu. Fakat pederim sıkı sıkıya tembihlediği için kahve benim için yasak bir alandı. En sonda peder görür korkusunu yenip kahveye gitmeye karar verdik. Gittiğimiz kahve o vakitler Maraş Caddesi’nde Aytok pasajının bitişiğindeydi. Benim için merak konusu olan bu kahvehanede mahallenin bütün gençleri orda toplanıyordu.

Açlar Kahvehanesi

Sınıfın en kıdemli münzür ve şergede sayılan çocuklarına uyup onların sürekli gittikleri kendi aralarındaki sokak jargonuyla “Açlar Kahvesi” olarak adlandırdıkları bu meşhur kahvehaneye ben de ilk kez teşrif etmiştim. Kapıdan içeri girer girmez kesif bir duman karşıladı bizi kahvehaneye değil de sanki tandır evine girmiştik. Bu yoğun sigara dumanına eşlik eden Müslüm Gürses'in alev yüklü sesi karışarak mekânı kahvehâneden çok gâmhaneye çevirmiş gibiydi. Kahvede kahve sahibini memnun ve mutlu edecek kadar yoğun bir kalabalık müşteri kitlesi mevcuttu.

Çoğunu tanımakla birlikte bir çoğuna da yüz aşinalığım vardı. Bizim muhitin Suvaroğlu'nun Maraş Caddesinin Sıhke caddesinin Bahçivan’ın ne kadar okul kaçkını okulu terk etmiş bıçkın gençleri ve bilumum işşiz taifesi bu mekânının asli üyeleriydi. Tavla sesleri, zar sesleri ocaktaki bardak şakırtıları ve hepsini bastıran Müslüm Gürses’in yürek paralayan şarkıları fakat ocağın başındaki kahve sahibinin yüzündeki gâm, keder ve usanmışlık Müslüm Gürses'in söyledikleri şarkılardan daha acıklı ve hazin görünüyordu. Kahvedeki müşteri kitlesinin yoğunluğu aslında kahvehane sahibini memnun edecek sayıda çoktu. Fakat yine de adamın yüzünden düşen bin parçaydı. Bu yüzden adamın sinirli, hüzünlü haline anlam verememiştim.

“Bi Dekke Meni Dinleyin!”

Aniden kahvehanenin yüksek camlı cemakanında yankılanan Müslüm Gürses’in söylediği şarkı kesilince. Kahveden niye kapattız Müslüm Baba’yı!!! itirazları yükseldi. Kahve sahibi o gamlı yorgun ve usanmış yüz ifadesiyle elinde kenarları sararmış kirli bir kağıt parçasıyla gelip kahvenin ortasına dikildi. Sinirli bir ses tonuyla “Bi dekke meni dinleyin” komutuyla kahvedeki gürültü bir bıçakla ortadan kesildi. Elindeki kağıda bakıp ve eli titreyerek yüksek sesle okumaya başladı.

Yılo 830 çay

Fuo 700 çay

Heso 510 çay

Remo 543 çay

Ahmo 321 çay

Kemo 200 çay

Zülküf

Nuri

Ümit

….

…..

Liste uzayıp gidiyordu. Diyebilirimki o anda kahvede oturanların yarısı kadar isim saydı. Şaşırmıştım bunun ne manaya geldiğini ilk başta anlayamamıştım. Kahve sahibi insanlara neden isimleriyle hitap etmiyor. Kaba bir hitapla Ahmo Heso diye hitap ediyor. diye yanımda oturan arkadaşa sordum bu ne demeye geliyor diye. O da Çayı altı yedi aydır borç içip paralarını vermeyenleri sayıyor dedi.

Defolun Gidin!

Vılee oğlum burası Açlar Kehvesi sen de çok sosyete olmuşsan. Adamın altı aydır çayını içip tek kuruş vermemiş birine belangaz adam nasıl hitap etsin bi de Hasan bey mi desin” Bu açıklamadan sonra her şey vuzuha kavuşmaştu. Kahvehane sahibi listeyi okumaya devam ederken Tam o esnada kahveye yeni arz-ı endam eden çay borçlularından biri oturur oturmaz az önce okunan listeden habersiz olduğundan borçludan çok alacaklı birinin rahatlığıyla “Mevlüt abi baban rehmet bir çay verisen” demesiyle Kahvehane sahibi vitesten atarak. Kahvenin kapısına yöneldi ve kahvenin kapısını açarak bütün bu hayırlı müşterilerilerine Defolun defolun gidin!!!! diye kapıyı gösterdi.

Sonradan anladım ki kahvehane sahibinin yüzündeki gâmın esas nedeni kahvedeki müşterilerin talihinden çok farklı değilmiş. Kahve sahibi olarak çoluk çocuğunun rızkını bu bereketli müşterilerle temin etmenin ne kadar imkansız ve zor bir iş olduğunu anladığından adamın bu müşterileri kovmaktan başka çaresi kalmamış gibi görünüyordu. Esasında kavhe sahibi de o günün ekonomik şartlarında işşsiz kalmış biriydi. Bazen geçmişin bu hatıralarını karıştırınca bu olayın bir sinema sahnesi ya da tiyatro sahnesi olarak kurgulandığında ne müthiş trajikomik bir sahne olacağını düşünmeden edemiyorum.

Doç. Dr. Sait Ebinç (Van YYÜ Öğretim Üyesi)


Editör: Nihat Işık